KUANTUM POTANSİYEL
“Ol” Deyince Olduran’ın 99 Adı İle…
Kuantum fiziği ile ilgilenenler bilirler. Kuantum fiziği, gördüğümüz her şeyin bir “hologram”dan yani hayalden ibaret olduğunu söyler. Beş duyu dediğimiz “alıcı”larımızın kesitsel/sınırlı algılama kapasitesi sebebiyle, beynimizin o kısıtlı verilere göre programlandığını anlatır. Ne demektir bu?
Örneğin, gözün bir görme aralığı var. 400 ila 700 ışık tayfı arası. Bu aralığın altında ve üstündeki “veri”leri gözümüz algılayamıyor. Algılamayınca da beyne iletemiyor. Gözümüzün bu sınırlı kapasitesi nedeniyle de beyin o verileri yok zannediyor. Yani şartlanıyor, yani o yönde programlıyor kendini. Biz de böylece, “beyni gözlerine tabi” olanlardan oluyoruz! (Olmayanlar kim ki!?) Aynı şekilde diğer “alıcı”larımızın da çalışma aralıkları var. Hepsi bir araya gelerek bize diyor ki; “evren bizim algıladığımız gibidir/kadardır.”
Peki gerçekten öyle midir? İnsan gözünün görme kapasitesini bir/iki/üç milyar kat artırabilirsek ne olur?!
İnsan beyni, maddenin en mükemmel formudur. Bir yönüyle “dönüştürücü-converter” olarak işlev görür. Örneğin göz, karşıda duran masaya çarpan ışıktan kendisine ulaşan dalgaları elektrik sinyali olarak beyne iletir ve beyin de o sinyali, masa olarak görüntüler. Peki aynı göz, bir milyar kat güçlü olsaydı ne görecekti? Masanın atomlarını. Bu noktada ilave bir milyar kat daha güçlendirsek ne görecekti? Atom altı boyutları yani kuantaları. Ki bu boyutta insanla taşın, demirle suyun birbirinden hiç farkı yok?
Bu boyuta, yani kuantum boyutuna inildiğinde; “ben”, “evren”, “madde”, “mânâ” diye bir ayrım kalmamaktadır. Âlemde ne varsa Âdemde de o var yani! Hepsi bir bütün! Bizim de içinde olduğumuz sonsuz bir enerji okyanusu ya da o enerjinin dalga boylarından oluşan bir çorba! Dalga çorbası!
“Madde denilen şey, enerjinin yoğunlaşmış halidir, madde enerjiye, enerji maddeye dönüşebilir; e=mc2” derken Einstein, acaba nasıl bir keşif yaptığının farkında mıydı?
Ama bunu görecek olan da gözlemcinin kendisi yani bilincidir! Dolayısıyla insan beyninin veri tabanından, yani bilincinden bağımsız olarak bir evren açıklaması yapılamaz! İnsan beyni, tüm kâinatı yaratan “makro beynin/bilincin” nano plandaki hâlidir!
Biz ise gözümüzün daracık kapasitesi dolayısıyla bu bütünlüğü algılayamıyor ve sonuçta gördüklerimizi “madde” ve maddelerin hepsini birden de evren diye kabul ediyoruz.
Oysa gözün yanılsadığı gibi insanın dışında, sayısız parçaların birleşmesinden oluşan bir evren olmayıp; sadece “SONSUZ VE TEK BİR BÜTÜN” vardır.
Ve tüm kainatta, bu “SONSUZ VE TEK BİR BÜTÜN” yapının BİLİNCİnden bağımsız tek bir zerre yoktur! Her şey bu bütünün bir parçasıdır ve bu bütünün “BİLİNCİNDE” hareket eder. Gözlemci de “Özünde” bu sonsuz bütünün bir parçasıdır ve içinde kaybolur artık, hiçliğini yaşar!
İhlâs Suresinde bahsedilen; “Kul huvallâhu AHAD= De ki; Allah SINIRSIZ-TEK’tir” ayeti işte bu kuantum boyuta işaret eder. “Ahad:Sınırsız-Tek” olan bu bütün de bir anlamlar/özellikler bütünüdür. Ve bu boyutta, İRADE EDEN; “Ol” deyince bu “anlamlar-özellikler” açığa çıkar! “İrade Edene” ait olan bu sınırsız anlamlar-özellikler Kuran’da; “Esma’ül Hüsna” ya da “Esma Mertebesi” olarak adlandırılmıştır. Yani günlük dilde “Allah’ın Güzel İsimleri” diye tarif ettiğimiz kavram. Dolayısıyla kuantum potansiyel esma mertebesidir! Ve bu potansiyel, göreceli olarak varolan “birim”den Allah’ın dilemesiyle açığa çıkar!
Ve kainatta gördüğümüz (yaratılmış) ne varsa, bu potansiyelin(enerjinin) açığa çıkmış (yoğunlaşmış) halidir, “Ol” dilemesiyle!
İşte insan, aslında Allah’a, Sınırsız-Tek’e ait olan bu potansiyelin tüm sınırsız özelliklerini bünyesinde taşımaktadır; “Ben kuluma ruhumdan üfledim” ayetine atfen! Yani insan, isimler (Esma’ül Hüsna) terkibidir!
Madem böyle her şey sonsuz tek bir bütünse, biz nasıl oluyor da binlerce farklı nesne görüyoruz? Göz, sınırlı görme kapasitesi nedeniyle beyni o yönde programladığı yani şartlandırdığı için bunu görüyoruz. Yani ortada madde falan yok, bu bizim varsayımımız!
“Yokluğumla iftihar ederim” hadisi, hangi “yokluğu” anlatıyordu acaba?!
İnsan gözü gerçekten de maddenin bu boyutlarını görebilir mi, yani beş duyu boyutunun ötesine geçebilir mi? Dinî terminolojide, şu anda yaşıyorken bunu görebilenlere “kalp gözü açık” ya da “ermiş” diyorlar! Her ne demekse artık! Ölünce görebilenlere de; “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” diyor Kuran!
Karşımızdaki insanın bir problemi için ona “Allah yardım etsin” demek; dışarıdan bir elin ona uzanıp yardım etmesini değil, özünde varolan ve Allah’a ait olan potansiyel kuvvetleri harekete geçirerek, o zorluğun üstesinden kendisinin gelebilmesini temenni etmektir! Yani olay dış yardım değil iç yardımdır! Çünkü dışarıda bir tanrı hayal etmek, ikilik düşüncesi doğurur, tevhid’e aykırıdır ve şirktir! Allah’ın yaptığından niye sual olunmaz? Çünkü bunu yapabilecek ikinci bir varlık yoktur da ondan! Her şey “sonsuz-sınırsız tek bütün”dür! Görebilene, erebilene… Biz sonsuz bir enerji okyanusundan yayılan dalga boylarıyız ve kendimizi dalga olarak, okyanustan ayrı zannediyoruz!
İnsanın, bilinç-enerji varlık olarak dünyada varoluş amacı, aslında Varedeni’ne ait olan ve emrine verilmiş olan bu potansiyel özelliklerini açığa çıkarmak ve iki cihanda da cenneti yaşamaktır. Bunu yapabilmenin yolu da insana “teklif edilmiş” olan dua, zikir ve ibadetlerden geçer. Bu teklif edilme hadisesi yönüyle, hiçbir yaratılmış, böyle bir şerefe nail olmamıştır. Bu nedenle insan “halife” ilan edilmiştir. Bu nedenle “cihat” iç savaştır!
Kuantum potansiyel insanın “gaybı”dır. Kuranda bahsedilen “gaybına iman edenler” ayeti, insanın ilk etapta beş duyusu ile algılayamayacağı ama bilinci yönüyle özünde potansiyel olarak bu özellikleri barındırdığı gerçeğine iman etmeyi vurgular. Son gelen (potansiyelden açığa çıkan) kitap olan Kuran’ın rehberliği bu nedenle insana teklif edilmiştir. Bu nedenle Allah indinde tek din (evrensel sistem) İslam’dır.
Tabiî ki 1500 yıl önceki insana, o zamanın bilinç düzeyine göre mecaz, işaret ve semboloji yollu anlatılmıştır bunlar. Ama marifet, Necip Fazıl’ın da söylediği gibi; “Kuran’ı asrın idrakine söyletmek”tir.
Hülasa dostum, seni cehenneme ya da cennete atacak dışarıda bir tanrı yoktur. Biz ibadet ederken, dışımızda, ötemizdeki bir tanrının gönlünü hoş etmek için bunu yapmıyoruz. İbadet etmeyince de dışarıdaki bir yargıç-kral bize hiddetlenmiyor!
Ne Hâc’da ne Şam’da, arayacaksan gönlünde (özünde-potansiyelinde) ara!
“Oku”yabildiğimiz kadarıyla evrensel sistemi (din) anlatmaya çalıştık. Tüm yanlışlar bana aittir. Doğrusunu Allah bilir!
Adil KESKİN
bilgi@annesevgisi.biz
[ Önceki Sayfa ]
elleriniz dert görmesin,yüreğinize,kaleminize sağlık....
Beynin kendisi de bir algıdır.Bütün algılar algılayan Ruh'tur.Konuşan,işiten,gören,koklayan,acı çeken,benlik algısına sahip olan bir et parçası olan beyin değil ,ruhtur.RUH öz'dür cevherdir.Ruh'a ne sunulursa onu bilir.Ölürken bu alemin algıları kesilip(frekans ve elektrik sinyalleri vs..) öteki alemin algıları(çok ve farklı boyutlu ? alem) ruha verilmeye başlanınca ölen alem değiştirirken işte o zaman kuvantum bütünlüğün ne demek olduğunu çok iyi anlar!...
ÇOK NEFİS BİR YAZI OLMUŞ.ELİNE YÜREĞİNE SAĞLIK ÜSTAT.
İkra' Bismi Rabbikelleziy halak ;
Yaratan Rabbinin ismi (ile işaret ettiği hakikatin olan kuvveler) ile OKU !
Biiznillah farkına varabbilenlerden olmayı nasip eder.
Aslında var olmayan şeylerle var olanı mı kaybediyoruz ya da kazanıyoruz.( Cennet- Cehennem). Rab katında zaman da yok. Bizim algımız zaman. Metriks filmi amacı için kötü kullanmış, Adil Bey ise aynı meseleye farklı bir buuddan hayra tebdil bakmış. Keyifle okudum ve tefekkür ettim. Teşekkürler
Yayınlanma 15 Mart 2008 BEYİN FIRTINASI 26 Yorumlar
Etiketler:BEYİN FIRTINASI
(…) Yokluğun işareti, “başka”dan kurtulmuş olmaktır!
Peki nerede yok edeceksin o “başkalarını”? Senin başkalarını?
Dışarıda mı?
Dışarıda değil, SENde! Kendinde!
Kendinde küfür kalmayana kadar, mücahede et! Gir bilinç mabedine, İbrahim gibi kır putları bir-bir! Ortada “başkası” kalmasın ki, pâk secdegâhını göresin!
Ama eğer bunu “başkalarına” saldır diye anlarsan, bil ki “ALLAH’ı” unuttun, nefsin için harbe girdin! Sonu ne olursa olsun, ziyandasın, kaybeden sensin her bir mücadelende, savaşında! Ne ki “yabancı” kaldı sana, bil ki o kadar mahrum kaldın hakikatinden! Dışarıda gördüğün dünya-alemi ortadan kaldırsan, bil ki yine sen başkasın, kalan BAŞKA!..
Kendine, Aslına dönemezsen; dışarıya baktığın sürece “başkalarıylasın”! Uğraştıkça “dışarısı” tükenmez, ama sen tükenirsin!
Gafletten uyan! Kendi “başka”nı gerçekten “başka” zannetme! Bil ki hem “başkalarını” görüp, hem de “başkalarından” kurtulamazsın! ALLAH’ı bilmekse gayen, kendindekini YOK ET!.. “Zan” ile bakmayı bırak, ilminin ışığında yaşa!
Kalmasın “başka” gözünde, bilincinde, gönlünde!..
Gelin, hep BİRlikte “başkasız” bir yaşam için dua edelim…
Gelin, suçlamasız, kınamasız, şikâyetsiz, övgüsüz, sövgüsüz olalım; gelin, “ben” için yaşamayı aşıp, “TEK”e ermeyi amaç edinelim. Elsiz, dilsiz, gözsüz, kulaksız olup, alemi yorumsuz seyre koyulalım!
Gelin hamal gibi bilgi taşımaktan azad edelim kendimizi; lâfı bırakıp, “ALLAH” tan “başkasız” bir yaşam isteyelim…
Gelin, “başkası” olmayalım!
Veren, seven, hizmet eden, şükreden olalım; ama karşısında “başkasını” görmeden! Hatta, ne “gayrını”, ne de “ayn”ını görmeden!
Gelin samimiyete erip, mecazdan kurtulalım; güzelden, bâdeden, sevgiliden de geçelim!
Bilelim ki, hakikat bilgisini bugün ve burada yaşayamazsak, tüm gayretimizle hayalimizdeki yarın için yaşamış oluruz! Zira karşısında gördüğünün hakikatine eremeden giden, neyin hakikatine ermiş olur?
Hep verelim, hep şükredelim, hep hizmet edelim ki, “başka” kalmasın, silinsin gözümüzden, dilimizden, gönlümüzden! Cümlemizin bir tek bilinç olduğunu, aklımızın da, varlığımızın da tek olduğunu görelim!… Kanmayalım, yanıltmasın bizi aynadaki görüntüler!
Gelin “kula şükretmeyen Hakka şükretmiş olmaz” diyen “Rasûlullah’ı” anlayalım!
Gelin, “başkası” kavramından kurtulalım! Olmayan “başkası” ile değil, Hakk ile BİRliği yaşayalım!
Gelin HİÇ’liğin aynasına “başkasız” bakalım!..
(Ahmed Bâki)
* * *
Sabrın ileri boyutu Kur’an’da SABR-I CEMİL kavramı ile ifadesini bulur. Yakup (a.s.) ın sabrı böyledir. Aslında bir Nebi olan Yakup için Allah’tan geleni bela görme değildir söz konusu olan. Buradaki sabır; sabrın bir ileri boyutu olan SEYİR hali. Yorumsuz seyir; yıkılmadan, perişan olmadan, ümit kesmeden bekleyiş. İşte o bekleyiştir zafere ulaştıran!.. İşte o bekleyiştir bela görünenin nimet olduğunu fark ettiren!… İşte o bekleyiştir SABUR esmaından sonra RIZAyı açığa çıkaran! Sabredenler; ayetteki ifadesi ile ALLAH’TAN SABIR VE SALAT İLE YARDIM İSTEYENLER; sabrın içindeki dönüştürme kuvvesini fark edenlerdir.. Evet, belayı nimete dönüştürecek oluşturma kuvvesi ES SABUR da saklı!.. ES SABUR u ümitle kuşananlar; günün birinde EL FETTAH ile selamete çıkıp, EŞ ŞEKUR ile sevineceklerinden hiç şüphe etmesinler!..
(Mehmet Doğramacı)
Dünyada da, Ahirette de KORKU ve Hüznün Kaynağı, Kimileri için MALINI/Parasını kaybetmek, kimileri için CANINI/Sağlığını kaybetmek, kimileri için YAKINLARINI/Sevdiklerini kaybetmek, kimileri için de Makamını, ŞANINI, Şöhretini kaybetmektir. Kişi neden KORKUYORSA, korktuğu şeyi kendine Çekmeye başlar.
Ve Bu Mana yeterince KUVVETLENİNCE, Güçlenince Allah SİSTEMİ de bunu İSTEK alır ve Kişiyi KORKUSU ile Yüzleştirir. Çünkü ALLAH kimsenin KORKUSU ile Sonsuza kadar kalmasını İstemez. Korkusu ile YÜZLEŞİP ondan Arınmasını ister.
Kişiye Cehennemini Yaşatan, DÜNYA(sın)DA Sahiplendikleridir. Bu MAL Sevgisi ise, MAL’ından Arınmadan asla bu KORKUYU, bu Korkunun oluşturduğu içsel YANMAYI(cehennemini) üzerinden atamayacaktır.
SİSTEM ona Malını Kaybettirir ki Kaybetmeyi TATSIN da Korkusundan ARINSIN, Yanmasını bir An önce Bitirsin, bir HİÇ olduğunu Fark edip, ALLAH’ın Muhatap Alanı içersine, SİSTEMİN Bütünselliğine Tekrar dahil olarak, Sahip olduklarının farkında, ŞÜKÜR, Rıza, TESLİM’iyet içersinde, Korkularından arınmış olarak, Teslimiyetin verdiği, Sükun içersinde HUZUR ve Mutluluğu (Cennetini) Yaşamasını sağlamaktır esas amaç.. http://kozmikfrekans.blogspot.com/
Tebrikler...Yazınızı zevkle okudum ve anladım ki çok iyi bir AHMED HULUSİ okuyucususunuz..KURAN ve ALLAH RASULÜ MUHAMMED MUSTAFA A.S'ın öğretilerini günümüz Bilimleri doğrultusunda, günümüzde bu kadar mükemmel ve anlaşılabilir şekilde açıklayan tek kişidir Ahmed Hulusi.O'nu okuyup da ALLAH'ın Sistem ve düzenini farketmemek mümkün değil.Yüreğinize sağlık..ALLAH İlim'inizi arttırsın.
YAZILARINIZI ZEVK ALARAK OKUDUM. ANLATIM TARZINIZ, USLUBUNUZ HER BİRİMİN ALGILAYABİLECEĞİ ŞEKİLDE.. TEŞEKKÜRLER.. BEREKETLİ OLSUN.
İhlas suresi kunatum boyutundan bahsetmez. Nereden uyduruyorsunuz bunu?
1-De ki; O Allah bir tektir.
2-Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir
3-Doğurmadı ve doğurulmadı
4-O 'na bir denk de olmadı.
DOĞMADI VE DOĞRULMADI diye açıklanan bir Allah'ın kunatum boyutu olduğunu mu zannediyorsunuz?
Eline kalem alan Allah'ı açıklamaya kalkıştı, Allah akıbetimizi hayır etsin.
Tesekkürler! Gafletsiz bir yasam dilegiyle!
Adil bey çok güzel bir çalışma yapıp bilgileri derlemiş ve bir yazı haline getirmişsiniz, ellerinize sağlık.
Bu makalede bahsedilen konuları daha detaylı incelemek isteyen Karadeniz Haber Postası okuyucularına,
www.ahmedhulusi.org
ve konu ile ilgili güncel bilimsel videoların yayınlandığı
www.okyanusum.com
adresini incelemelerini tavsiye ederim.
OKUyup daha derinlere dalabilmeniz umuduyla
Daha nasıl Anlatılabilirki....Çok Öz ve Güzel Anlatımlarınızın Takipcisiyim...Biiznillah..Allaha emanet olunuz.....Emeği geçenlerden Allah Razı Olsun.....
İnfak etmeyi ALLAH cümlemize nasip etsin BİSMİLLAH ALLAH sizlerden razı olsun. Selam ve dua ile bereketli olsun.